“Mana” (özel kuvvet) üretme, yoğunlaştırmak ve dağıtmak olarak otoriterliğin güç ve rıza inşası  

İnsanlar; erkeklere, kadınlara, nesnelere ve yerlere özel kuvvetler ve yetenekler atfetme eğilimindedir. Tarih boyunca ve tüm kültürel bağlamlarda – sadece dini bağlamlarda değil – insanlar bazı şeylere kendiliğinden özel kuvvetler kazandırmış ve bu kişiler ve nesnelerle temasın, dolaylı olsa bile, mucizevi etkiler yaratacağını ilan etmişlerdir. Bu varlıklar özel bir kuvvet içerir ve topluluk genelinde kabul görür. Örneğin bir peygamberin ya da azizin vücudunun ya da eşyasının bir kalıntısı veya günümüzde ünlü bir artistin ya da influencerin herhangi bir giysisi. Antropologlar bu kuvveti Polinezya dilinden alınma bir kelimeyle mana olarak adlandırıyor.

Bugün Jesper Sørensen adlı Danimarkalı bir akademisyenin 15 Ekim 2018 tarihli bir makalesini okudum. Bu sayede “yandaş medya”, “trol”, siyasi törenler vb. kurumların işlevini ve “kör bağlılık”, “fanatik taraftarlık” olarak gördüğümüz bazı olguların niteliğini daha iyi anladım. Makaleyi okurken aldığımı notları sizlerle paylaşıyorum (yukarıdaki başlığı notlara ben yakıştırdım).

İnsanlar; erkeklere, kadınlara, nesnelere ve yerlere özel kuvvetler ve yetenekler atfetme eğilimindedir. Tarih boyunca ve tüm kültürel bağlamlarda – sadece dini bağlamlarda değil – insanlar bazı şeylere kendiliğinden özel kuvvetler kazandırmış ve bu kişiler ve nesnelerle temasın, dolaylı olsa bile, mucizevi etkiler yaratacağını ilan etmişlerdir. Bu varlıklar özel bir kuvvet içerir ve topluluk genelinde kabul görür. Örneğin bir peygamberin ya da azizin vücudunun ya da eşyasının bir kalıntısı veya günümüzde ünlü bir artistin ya da influencerin herhangi bir giysisi. Antropologlar bu kuvveti Polinezya dilinden alınma bir kelimeyle mana olarak adlandırıyor.

Marcel Mauss ve Henri Hubert, insanların bu sosyal kuvveti her toplumda deneyimlediğini, bunun bireyin üzerinde kurallara ve beklentilere uyma gücü yaratabileceğini iddia ederler.

İnsanlar neden bu kadar belli nesnelere özel kuvvetler atfeder? Cevap aramak için bir yer, insanın kuvvet anlayışının temelini oluşturan bilişsel işlem sürecidir. Sıradan olaylarda, örneğin bir top bilardo masasında diğerine çarptığında uygulanan kuvveti nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun son derece karmaşık olduğu görülüyor ve yüzyıllardır felsefe, teoloji, psikoloji ve dilbilim tarafından çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Mesele, nedensel ilişkileri nasıl algıladığımızla ilgili soruları içerir (bir şeyin diğerinde bir değişimi etkilemesiyle ilgili): bir yandan dünyada bulduğumuz şeylere dair sezgisel beklentilerimiz (ontolojilerimiz) hakkındadır; öte yandan bu ilişkileri dilde nasıl kodladığımız hakkında. Ama belki bilişsel nörobilimdeki son teoriler, kuvvetle ilgili çözülmemiş soruları aydınlatabilir ve böylece mananın gücünü anlamamıza yardımcı olabilir. Göreceğiz.

Bilişsel bilimde yaygın bir model, beynimizi bir tür tahmin makinesi olarak algılar. Ancak bu model dünyayı tahmin edemediğinde, bir hata sinyali üretilir ve bu da dahili modelimizin güncellenmesini tetikler, ta ki sonra olacak olanı yeterince tahmin edebilene kadar.

Ne var ki yukarıda sözü geçen kalıntılarla tarif edilen kültürel fikirlerin çoğu bu anlatıma meydan okur. Kutsal erkek ve kadınlar bu kuralın istisnasıdır. Mucizeler tanım gereği nadirdir ve çoğu zaman ontolojik beklentilere doğrudan aykırıdır. Peki, mucizeler öngörü işleme teorisinde nerede yer alıyor?

Öncelikle, dünyevi başarının eşit dağılmadığı kabul edilmelidir. İster beceri ister şans sayesinde, bazı bireyler diğerlerinden daha başarılı olur ve hepimiz  bu başarılı bireyleri kendi sosyal gruplarımızda takip etme konusunda uzmanızdır. Birinin tekrar tekrar başarıya ulaştığını algıladığımızda, bu genel bir sosyal prestijin temsiline dönüşür ve bu, diğer alanlarda da avantajlar içerir: başarılı avcıların daha fazla seksi, daha iyi yiyeceği ve toplumsal kararlarda daha fazla söz hakkı olur  ̶  bunlar av avlamakla tam olarak ilgili olmasa bile. Bu eşitsizlik deneyimi bizi, getirdiği sosyal prestij ve gücü haklı çıkaracak bir neden aramaya sevk eder. İnsanlar tesadüften hoşlanmaz ve hepimiz çok kötü istatistikçilerizdir.  Bunun yerine ya kişileri özselleştirmeye eğilimli oluruz (onlar ‘doğru şeylere’ sahiptir) ya da bu gizemli özü dışarıdan elde ettiklerini savunuruz: onlar ‘şanslı’, ‘özellikle yetenekli’ kişilerdir ya da kendilerine ‘insan üstü’ ilgi ve yardım bahşedilmiştir. Her iki durumda da, başarılı bireyleri tespit etme ve böylece iyi bir sosyal partner olup olmayacaklarını tahmin etme yeteneğimiz, başarılı kişilere özel bir öz atama eğiliminin göstergesidir. Ve biz genellikle bu bireyleri özellikle başarılı kılan şeyin bu öz – mana olduğuna inanırız. O kadar ki sahip olunan toplumsal prestij, sergilenen deneyim kadar atfedilen itibarın da bir ürünü olur.  

Bilişsel bilimlerden elde edilen bazı sonuçlar, ontolojik beklentilerin ihlalini içeren hikayelerin bir grup içinde yayılmaya özellikle uygun olduğunu göstermektedir. Temsillerin epidemiyolojisi olarak adlandırılan bu teoriye göre, ontolojik varsayımların ihlalini içeren hikayeler (örneğin, aynı anda iki yerde olabilen kişiler veya avı cezbeden bir taş taşıyan avcı) daha dikkat çekicidir ve bu nedenle böyle ihlaller içermeyen sıradan hikayelerden daha iyi hatırlanır. Ayrıca, bu hikayeler hayatınızı doğrudan etkileyen ya da etkileyebilecek karakterler, nesneler veya yerler içeriyorsa – yani sizin için kişisel olarak önemli ise –daha da akılda kalıcı ve alakalı olur.

Son olarak, azizler, karizmatik kişiler veya özel yerler içeren modeller, doğru kabul edildiklerinde, bir sonra olacak olanla ilgili güçlü beklentiler oluşturmaya yardımcı olur.

Öte yandan kültürel aktarım yoluyla oluşan beklentiler, doğrudan deneyimimizden ortaya çıkan öngörücü modeller gibi işlev görür ve model ne kadar güçlüyse, dünya deneyimimizi o kadar belirler. Yani, özellikle güçlü modellere dayalı beklentiler bazen duyulardan gelen çelişkili enformasyonu bile geçersiz kılabilir. Kısacası, çoğu  zaman kandırılmak isteriz –  dünyayı modellerimizle uyumlu olarak görmeyi tercih ederiz. Günlük yaşamın birçok alanında onay yanlılığının varlığı psikolojide eski bir bulgudur ve insanlar bunu aşmak için yöntemler kullanmak zorundadır. Kendi eğilimimize kandırılmaktan kaçınmak istiyorsak, zaten varsayılan görüşü doğrulama eğilimimizden kaçınmak istiyorsak, başka ilgisiz, farklı bir görüş aramak her zaman iyi bir fikirdir. Çünkü insanlar, zaten değer verdikleri modelleri doğrulayan enformasyonu aktif olarak aramaya eğilimlidir.  

Örneğin dini inanç sahipleri genellikle beklediklerini deneyimler. İnananlar, bir sahiplenme ritüelinde ele geçirilmeyi beklerler. Bilişsel sistemimiz, güçlü iç modellerin mevcut modeli güçlendirme eğiliminde olan deneyimleri yönlendirdiği bir geribildirim döngüsü kurmaya olanak tanıyor gibi görünüyor. Güçlü bir iç modele sahip olmak, dağınık duyusal enformasyondan çok daha fazla bir ağırlık taşır; tıpkı çift kör tıbbi deneylerde plasebonun, sadece  beklentilere dayalı olarak hem etkiler hem de yan etkiler yaratması gibi.

Öngörücü akıl teorisi aslında tahmin modelinin yalnızca hata sinyali belirli bir eşiğin üzerine çıktığında güncelleneceğini söyler. Söz konusu eşik hem iç modelimizin sağlamlığına hem de gelen duyusal enformasyona ne kadar güvendiğimize bağlıdır.

Kültürel teknolojiler de (medya vb.) beklentilerimiz ile gelen duyusal enformasyon akışı arasındaki dengeyi etkileyebilir.

Bu nedenle, belirli bir kişinin, yerin veya şeyin mana sahibi olduğuna yapay olarak insanları inandırmak son derece kullanışlıdır. Bu işlevi karşılayan kültürel teknoloji için güçlü bir aday kültürel ritüeldir. Ritüel ile mana arasındaki ilişki  şöyledir: bir bakıma mana ritüelin bir zorunluluğu olarak görülebilir (Piskopos, ayin yapabiliyor, çünkü mana ona ritüelden önce atfedilmiştir.) Ancak durum tam tersi de olabilir: ritüel davranış genellikle mana temsilleri üretir. Kültürel teknolojiler de mana fikirleri de üretebilir.

Ritüel davranışta, gerçek deneyime dayalı geribildirim yapısı bozulur çünkü ritüelin başarılı olup olmadığını hemen anlamanın bir yolu yoktur.  Ritüel eylemler ile ritüel hedefler arasındaki ilişki ya oldukça kopuktur (ritüel sayesinde hasat bol mu oldu? Rahip gerçekten beni kutsadı mı?) veya uzak bir gelecekte (örneğin, selamet) konumlanmıştır.

Başarının sonuçlara göre değerlendirildiği çoğu sıradan eylemin aksine, ritüelin başarısı ağırlıklı olarak doğru uygulama açısından değerlendirilir. Bu nedenle ritüeller, doğru sırayla gerçekleştirilmesi gereken az çok kültürel olarak sabit eylem dizilerinden oluşur. İkincisi, eylemler ile sonuç arasında geribildirim döngüsü olmadığı için, tekrar etmek ritüele daha fazla enerji yatırmak demektir. Bu nedenle ritüeller, ritüelde bulunan kişilere veya nesnelere yatırılan enerjiyi yoğunlaştırabilir ve böylece onları mana taşıyıcılarına dönüştürür.

Manayı belirli kişilerde veya nesnelerde  yoğunlaştırma becerisi,  mananın birikmesini ve yeniden dağıtımını mümkün kılar. Eğer mana,  doğrudan sosyal prestij ve siyasi güçle ilişkiliyse, farklı toplum türlerinin manayı farklı şekillerde ele almasını beklemeliyiz 

Küçük işbirlikçi birimlere dayalı eşitlikçi bir toplumun üyelerinin mana yoğunlaşmalarına şüpheyle yaklaşması muhtemeldir. Kurumsal eşitsizliğin ortaya çıkmasını önlemek için, bu tür toplumlar,  eşitsiz dağılımlı başarının yan etkisi olarak ortaya çıkan manayı anında yeniden dağıtmak için teknikler kullanır. Ancak, iki veya daha fazla işbirlikçi birim arasında ittifaklar kurularak sosyal karmaşıklık büyüdükçe,  ritüel yoluyla oluşturulan mana, nesnelerin veya belli kişilerin kuvvetin ortak deposu olarak işlev görmesini sağlar ve böylece farklı grupları birleştiren sembolik bir birleşme noktası olarak işlev görür. Bu, Avustralya ve Afrika’da bulunan totemik sınıflandırmalar veya Polinezya’daki ‘dev adam’ sistemi gibi farklı şekillerde olabilir. Ancak her iki durum da, üyelerin birbirini tanımadığı koalisyonlarda bireyleri birleştiren hayali toplulukların temel biçimi olarak görülebilir.

Buna karşılık, hiyerarşik bir siyasi yapıya sahip ve servetin eşit dağılımını içermeyen sosyal olarak karmaşık toplumlarda, farklı bir kalıbın ortaya çıktığını görme ihtimalimiz yüksek. Mezopotamya, Çin, Hindistan, Orta Amerika ve Akdeniz çevresindeki şehir-devletler, siyasi gücün daha büyük yoğunlaşması ve anonim bireyler arasında geniş bir iş bölümü üzerine kurulu işbirliğine dayalı siyasi yapıların ortaya çıkmasıyla karakterize edilir. Bu, büyük toplu ritüeller, uzmanlaşmış rahiplik ve okuryazar bir sınıfın ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır. İkisi arasındaki ilişki genellikle bir takas olarak düşünülür. Dini tarikatlar, yöneticilere meşruiyet sağlar ve onlar da bazı meşru kabul ettikleri dini merkezleri rakiplerden korur.

Ancak, bu kült merkezlerini güç deposu veya mana bankaları olarak anlarsak, bu resmi daha da iyileştirebiliriz. Bu durum, tapınaklar ve diğer kutsal merkezler, toplu ritüeller, geçit törenleri ve sunular gibi etkinliklerle oluşturulan muazzam miktarda psikolojik enerji üretir, yoğunlaştırır, biriktirir ve yeniden dağıtır – inananlar bu enerjiyi hem gerçek hem de etkili olarak deneyimler ve bu nedenle ona erişim arar. Ramses’ten Mao’ya kadar siyasi liderlerin bu gücü kendi çıkarları için kullanmaya ve manayı kendi kişilerinde toplamaya çalışmaları şaşırtıcı değil.

Bu arada Elvis Presley’in pantolonu bir açık artırmada yaklaşık 7.500 dolara satılmıştı. Ya da Galler Prensesi Diana’nın kıyafetlerinden birini düşünün: açık artırmalarda başka kim giyse çok daha az değerli olacak bir elbise için 145.000 dolara satılabiliyor. Scarlett Johansson’un kullandığı bir kağıt mendil 2008’de 5.300 dolara satıldı.

Günümüzün ünlülere tapınma dünyasında, prestijli kişilerin (aziz olmasa bile influencer olanların) dokunduğu nesnelerin mana gücü hâlâ yaşadığımız dünyayı şekillendirmeye devam ediyor.

Keşke…

Bugün, Juan Gabriel Vásquez adlı Kolombiyalı bir yazarın bir makalesini okurken şu satırlara rastladım:

“Romancıların duyguların tarihçileri olduğunu öne sürmek istiyorum. Dostoyevski’ye, Stendhal’a, Virginia Woolf’a, Austen’a, George Eliot’a, Gabriel García Márquez’e, Mario Vargas Llosa’ya ve Toni Morrison’a yönelmemizin nedeni, duygusal dünyamızın iz bırakabileceği bir alanı açmış olmalarıdır.

“Burada yalnızca mahrem hayatlarımızdan söz etmiyorum. Bence modern romanın duygusal dünyamızı açıklamadaki başarısı, daha doğrudan siyasi kazanımların temelini atmaya yardımcı oldu. Milan Kundera, İhanete Uğrayan Vasiyetler adlı uzun denemesinde, Batı demokrasilerinin kendilerini insan haklarının mucidi olarak görmeye alışkın olduklarını yazar. Ancak insan haklarından önce, onun da ima ettiği gibi, birey kavramını icat etmemiz ve hem kendimizi hem de başkalarını birey olarak tanımamız gerekiyordu.

“Kundera’ya göre bu, kurmaca sanatının katkısı olmadan gerçekleşemezdi; çünkü kurmaca, başkalarının hayatlarına merak duymayı ve bizimkinden farklı hakikatleri kabul etmeyi öğretir. Papa Francis de şaşırtıcı biçimde benzer bir sonuca varır: Edebiyatın bize ‘insanlığın harikulade çeşitliliği’ için bir dil sunduğunu, bu çeşitliliği ‘yabancı değil, ortak’ kıldığını yazar.”

Bu satırlar bana geçenlerde t24’de yayınlanan bir açıklaması nedeniyle Selahattin Demirtaş’ın nasıl acımasız eleştirilere hedef olduğunu hatırlattı. Demirtaş yazısında “çözüm sürecinin” derinleştirilmesi ve ilerletilmesi için çok çeşitli vesilelerle Türk ve Kürt gruplarının birlikte katılacağı faaliyetler düzenlenmesini öneriyordu. Taraflar arasında karşılaşmaları mümkün kılacak ve birlikte gerçekleştirilecek faaliyetlerdi bunlar.

Çoğu eleştiri, Demirtaş’ı bu kadar önemli bir politik konuya “duygusal” ya da “manevi açıdan” yaklaşmakla suçluyordu. “Selo” diyorlardı çok “duygusal”.

Demirtaş’ın önerilerinin her birinin yapıcı politik önemi, on yıllardır birikmiş çetrefil sorunların çözümüne şu ya da bu ölçüde katkıda bulunabilecek olması bir yana, beni en çok rahatsız eden şey duyguların, duygulara hitap etmenin bu kadar hafife, hatta alayı alınması oldu. Yukarıdaki metinden aldığım şu iki cümle derdimi çok iyi anlatıyor:

1.“modern romanın duygusal dünyamızı açıklamadaki başarısı, daha doğrudan siyasi kazanımların temelini atmaya yardımcı oldu.”

2. “insan haklarından önce birey kavramını icat etmemiz ve hem kendimizi hem de başkalarını birey olarak tanımamız gerekiyordu.

Yani politikanın akılla ilişki kurmasının yolu öncelikle duygularla ilişkilenmesini gerektiriyor. Ve “öteki” insanlarla ortak ve eşit olmayı benimseyebilmemiz için onlarla duygusal karşılaşmalar yaşamak ve onların hayatlarına merak duymayı ve bizimkinden farklı hakikatlerini – yani somut varoluşlarını – kabul etmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Yani bu duygusal karşılaşmalar yaşanıp özümsenmeden hiçbir yasa, kural  ya da politik söylev eşitliği, eşit haklılığı getiremez.  Şimdiye kadar yaşayarak öğrenmedik mi, anayasamızda ve yasalarımızda hemen her konuda eşitlik, eşit haklılık ve diğer insan hakları nicedir yazılı, hepsi anayasal teminat altında – ama yaşadığımız gerçeklik bu mu? Siyasal kutuplaşmadan, karşılıklı öfke ve düşmanlık duygularından (hem de hiç tanımadığımız, hayatta hiç karşılaşmadığımız, haklarında hiçbir şey bilmediğimiz insanlara düşmanlıktan) kurtulabildik mi?

Keşke ülkemizin durumuna politik bir çıkış ve çözüm yolu arayan herkes bir az olsun Demirtaş gibi “duygusal” olsaydı.

Müşterek mülkiyet olmayan kolektif zekâ

“Sanayi Devrimi’nin demir ustaları ve tekstil kralları, diğer demir ustalarının ve tekstil krallarının inşa ettiği fabrika ve atölyelere çok benzer fabrikalar ve atölyeler inşa ettiler. Tarlalardan ve köylerden benzer şekillerde benzer iş gücü topladılar ve onları benzer bir asgari eğitimden geçirdiler. On sekizinci yüzyılın sonlarında demir atölyeleri ve tekstil fabrikalarını inşa eden kolektif zekâ az çok müşterek mülkiyetti.

“Francis Cabot Lowell, Manchester çevresindeki mevcut fabrikaları gezerek Massachusetts’te bir fabrikayı nasıl inşa edebileceğini öğrendi. Buna karşılık modern bir Mançuryalı Cupertino’yu ziyaret ederek Apple’ın İngiliz versiyonunun nasıl yaratılacağına dair pek az fikir edinebilir. Belki Silikon Vadisi’ne taşınabilir ve burada “havada dolaşan ticari sırlardan” –müşterek mülkiyet halindeki kolektif zekâdan ve bölgenin gücünden– yararlanabilir. Ancak yine de ziyaretçimiz, kendisini başarılı bir işletmeye götürecek yolculuğun henüz çok başındadır. Bugün başarılı bir işletmenin ayırt edici özelliği, müşterek mülkiyet olmayan kolektif zekâya erişimdir.“

              John Kay, 21. Yüzyılın Şirketi adlı kitaptan

Yani “üretim araçlarının özel mülkiyetine son verip toplumsal mülkiyeti hâkim kılmak” formülü artık bir “boş gösteren” haline gelmiştir. Yani soru artık “müşterek mülkiyet olmayan kolektif zekâya” müşterek çıkarlara katkıda bulunacak şekilde nasıl yaklaşmak gerekir sorusudur. Dikkat: buradaki müşterek olmayan kolektif zekâ özel mülkiyetteki zekâ anlamına gelmiyor, daha çok modern kolektif zekânın somut bireylerdeki somut – o bireye özgü, biricik şekilde – tezahür edişi demek oluyor.

Yani ele avuca gelmez, yasayla düzenlenemez, zorla yönetilemez ve kopyalanamaz bir tuhaf şey. Yapay zekâ denilen algoritmik zekânın yanına bile yaklaşamayacağı bir şey. Hem özgün ve özgür olacak hem de müşterek çıkara, topluma katkı sağlayacak. Bu nasıl olacak?

Bugün bu can alıcı soruya anlamlı ve geçerli, gerçekçi bir politik yanıt getirmeden, devrim ve sosyalizm şiarlarını tekrarlayıp durmakla hiçbir yere varılamaz.  

Umutluyum

Ülkemizin politik yaşamındaki gelişmelere baktığımda her geçen gün umudum artıyor; Walter Benjamin’in dediği gibi, umut bize umutsuzların hatırına bahşedilir ve içinde tarihin dönüşüm eğiliminin, kurtuluşun tohumlarını taşır. Kimilerinin tıkanma, açmaz gördüğü yerlerde, ben bugün bu tohumları seziyorum. Sanıyorum bu umut sıradan bir içeriğin sezgisi değil, bizi toplam tarihsel süreçle bağlantılandıran ayrıntılı bir kavrayış. Elbette tarihin dönüşüm eğiliminin bugünlerin somut bağlamında nasıl bir sonuç getireceğini ancak olayın sonrasında, tarihsel artçı etkileriyle anlayabileceğiz. Aynı şekilde süreçte bizlerin yaptıklarının/yapmadıklarının rolünü de.

Bu satırları yazdıktan sonra bu sabah sosyal medya da gördüğüm bir video aklıma geldi. Dün Bayrampaşa Belediye Meclisinde başkanvekili için yapılan seçimde oylar art arda pata çıkınca kura çekilişine gidiliyor; bıçkın bir bar fedaisini andıran AKP adayı uzun uzun, aşırı bir ihtimamla kendi adı yazılı kağıdı katlıyor. Ardından çekiliş yapılıyor – CHP’li adayın adı çıkınca CHP’liler sevinç gösterileri yaparken iktidarın adayı yıkarcasına kürsüyü yumruklamaya başlıyor. Sanki genel durumun yereldeki küçük bir zuhur edişiydi.

Harvardlı ünlü filozof Michael Sandel: Trump ve muhalefet üzerine

İspanyol El Pais gazetesine verdiği röportajdan

Bazı Demokratlar, anlaşılır bir şekilde, muhalefetin en önemli temelinin hukukun üstünlüğünde ısrar etmek olduğunu düşünüyor. Hukukun üstünlüğü, bir demokrasi için kritik öneme sahip olmakla birlikte, halkın gerçekten önemsediği konularla bağlantı kurmayan siyasi bir proje için zayıf bir temeldir.

Bernie Sanders ve Alexandria Ocasio-Cortez, kırmızı eyaletler de dahil olmak üzere ülkeyi baştan başa dolaştılar ve Trump’ın veya Obama’nın mitinglerinden çok daha fazla, on binlerce insanı çeken Trump karşıtı mitingler düzenlediler. Ve hukukun üstünlüğünden bahsettiler, ama asıl odak noktaları siyasi iktidarın oligarşik bir şekilde ele geçirilmiş olmasıydı. Şöyle ki, Trump’ın tüm popülist söylemlerine ve emekçileri sandığa götürmedeki başarısına rağmen, bugün Trump yönetimini işgal edenler ve onun politikalarından yararlananlar en başta milyarderler ve büyük şirketler. Bu en güçlü şekilde yankı buldu ve Demokrat Parti’nin yeniden canlanmasının ve Trump’a karşı etkili bir muhalefet olmasının tek yolunun hukuki retoriğin ötesine geçmek olduğunu gösteriyor.

Trump’ı yasalar durdurmaz, ancak politika engeller. Demokrat Parti’nin kendisine, işçi sınıfını neden yabancılaştırdığını sorması gerekiyor. Ve bu politik bir soru, hukuki bir soru değil.

Ben 1990’larda, küreselleşmeye güvenin olduğu günlerde de bu konuda endişeliydim. Berlin Duvarı yıkılmıştı. Soğuk Savaş sona ermişti. Amerikan tarzı liberal demokratik kapitalizm hala ayakta kalan tek sistem gibi görünüyordu. Tarihin sonuna gelmiştik. O zaman buna inanmadım. Ve o anın küstahlığı, kendini beğenmişliği Trump’ın önünü açtı.

Önemli olan meşru kızgınlıkların kaynağıdır ve bunlar tamamen ekonomik değildir. Mesele sadece zengin ve fakir arasındaki uçurumun genişlemesi değil. Bu sadece servet eşitsizliği değil. Aynı zamanda kazananlar ve kaybedenler arasındaki büyüyen uçurumdur.

Bu ekonomik eşitsizlik, kaybedenler ve kazananlar arasındaki uçuruma yayıldığında, ekonomi ve kültürün buluştuğu yer burasıdır. Zirveye çıkanlar, başarılarının kendi yaptıklarının, erdemlerinin ürünü olduğunu ve kaybedenlerin de kaderlerini hak ettiğini düşünmeye başladılar. Ve çalışan insanlar elitler tarafından küçümsendiklerini hissettiklerinde, bu kısmen ekonomik, ama aynı zamanda kültüreldir. Saygıyla, haysiyetle ilgisi var.

Çalışan insanların seçkinlerin kendilerine tepeden baktığını, emeklerinin hiçbir değeri olmadığını ve bu nedenle haysiyetten yoksun olduklarını hissetmelerine yol açan ekonomi ve kültürün birleşimidir. Ben, “Bu ekonomi değil, aptal” derdim, “haysiyet.” Ve haysiyet sadece GSYİH ya da yumurta fiyatı değildir.

Wokizm kibri yansıtır. Bu ideolojinin birçok çalışan insan, özellikle de beyaz erkekler için en rahatsız edici yanı, aslında acı çekenlerin ayrıcalıklı olarak gösterilmesidir. Oysa, yaşam deneyimleri ve ekonomik beklentileri hiç de ayrıcalıklı değil. Bunlar geçinmek için acı çeken, ancak ilerleyemeyen insanlardır. Amerikan Rüyası’nın onlara vaat ettiği sosyal hareketliliğin tersine durgun ücretlerle karşı karşıyalar. Bu zaten sinir bozucu. Ama buna bir de birilerinin size ayrıcalıklı olduğunuzu söylemesini eklerseniz, bu rahatsız edicidir.

Ve sonra Demokratların anlamadığı bir şey var: vatanseverlik. Göç meselesinin bu kadar güçlü yankı bulmasının nedeni budur. Bunun nedeni, insanların Trump’ın kampanya söylemlerini olduğu gibi kabul ediyor olması değil. Yabancı göçmenlerin ülkeyi iş çalacak suçlularla doldurduğuna inanmıyorlar. Bunu kabul etmiyorlar, ancak sınırlarını kontrol edemeyen bir ülkenin kaderini kontrol edemeyen bir ülke olduğuna inanıyorlar. Bu güç kaybı, topluluk kaybı hissi, göç karşıtı söylemin yakaladığı ve sembolize ettiği güçlü bir duygudur.

Gündeme her gün daha dikkat çekici bir şey geliyor ve daha önce gelenler gömülüyor. Ve bu Trump’ın stratejisinin bir parçası. Kurumları, medyayı, sosyal ağları, bilgi ve iletişim sistemini sular altında bırakmak. Bu, sistemin direnme yeteneğini felç eder. Buna “bölgeyi su basması” diyorlar. Kabinesiyle bile ilgili bir haber yağmuru, vahşet, tartışmalar, anlaşmazlıklar. Bu ilk 100 gün boyunca, Trump Reality TV’de öğrendiklerini kullandı. Ne kadar abartılı olursa olsun, anlatıya yeni kıvrımlar eklemenin dikkat çektiğini biliyor. Kaos, dram, tartışma. Reality TV’nin bu dersleri, ikinci başkanlığının bu kaotik, çılgın ilk 100 gününde onun sahneye koyduğunu gördüğümüz şeydir.

Devletin ruhu

Yalnız memleketin yerüstü ve yeraltı zenginliklerini, menkul ve gayrimenkul varlıklarını satmakla kalmadılar, devletin ruhunu da sattılar, tüm kurumlarını hukuktan arındırarak dar oligarşik bir zümrenin çıkarlarına kurban ettiler.  Devleti ruhsuz bir makine haline getirdiler. Düğmelere basınca işleyen, kendisini ve toplumu birlikte düşünmekten aciz bir makine. Sadece baskıcı yasaları ve sosyal adaletsizliği tahkim eden ve topluma hükmetmeye çalışan bir devlet. Üstelik makineyi dosdoğru yağlamayı da beceremiyorlar. Ruhu kovalanmış, ruhsuz kalmış bir makine-devlet hakla, hukukla bağdaşamaz, toplumla barış ve huzur içinde birlikte var olamaz. En başta haysiyet sahibi bir devlet olamaz.

İşte insanlar sokakları, meydanları, birileri planladığı, onları kışkırttığı, kandırdığı için değil, haysiyetlerini geri kazanmak istedikleri için dolduruyorlar. Bir hukuk devletinde, yani ayrımsız bütün kesimlerin anayasal hak ve özgürlüklerini ve aynı şekilde Kürtlerin vatandaşlık haklarını tanıyan, kabul eden ve tahkim etmeyi benimseyen bir devlette yaşamak özlemlerini dile getiriyorlar.

Devlete yeni bir ruh kazandırmak istiyorlar. Onun için durmaksızın hak, hukuk, adalet diye haykırıyorlar.

Enkazın altından çıkabilecek miyiz?

Yeni Trump yönetiminin şu kısa süre içinde yaptıkları ve söyledikleri sonucunda Batı dünyasında başlayan büyük şaşkınlık, çaresizlik, belirsizlik ve kafa karışıklığı bana biz Marksistlerin Berlin duvarının ve ardından Sovyet sisteminin çökmesi sonrasındaki durumunu hatırlatıyor. O zaman Marksizmin dayandığı temeller tartışmalı hale gelmişti, bugün de BM, NATO, Dünya Ticaret örgütü vb.’leri tarafından inşa edilen uluslararası düzenin ve demokratik ülkelerin anayasalarının hatta 1648 tarihli Vestfalya Anlaşmasından kalma ulusal güvenlik anlayışının üzerinde yükseldiği ilkeler tartışmalı hale gelmiş durumda. Batı dünyasının ayrımsız bütün geleneksel politik güçleri giderek derinleşmeye aday bir kriz içinde. Kimse geleceğe dair inandırıcı bir görüş geliştiremiyor. Ne yapacağını tam bilmiyor.

Böyle çünkü geleneksel politik anlayış ve konseptlerin, fikir ve paradigmaların bağlamı çökmüş durumda. Dün içinde geliştikleri ve etkin olabildikleri koşullar bugün yok. Sağıyla soluyla modernizmin ürünü politik sistemin yaşam bulduğu koşullar giderek tarihe karışıyor.

Bugün yeni bir bağlam, yeni bir gerçeklik var. Ne dünkü sınıflar, ne dünkü ekonomiler ne de dünkü teknolojiler var. Bugün “yeni bir insan” var ve politika, ekonomi ve kültür – bu “üç cisim” –arasındaki ilişkiler bugün farklı gelişiyor. Üstelik dün olmayan yeni bir olgu ­ iklim krizi ­ bugün yıkıcı etkileriyle boydan boya hayatımıza girmiş durumda.

Tarih artık ileriye bakamaz oldu, yüzü geriye dönük bir şekilde ilerliyor. Politik ve kültürel, hatta gezegensel “yeni tür bir gericilik” böyle ortaya çıkıyor. Bunlar geriye bakarak, herhangi bir süreklilik ya da ahlaki bütünlük aramadan, gerideki en gerici, hegemonyacı ve Hayat karşıtı politik, ekonomik ve ideolojik yaklaşım ve uygulamalar arasından kendilerine seçmece politikalar derliyorlar. O yüzden kendileri gibi politikaları da ne kadar iç çelişkilerle malul ve toplama olsa da bir bütün olarak bakıldığında “yeni”. O yüzden mevcut yaklaşımlarla karşı durulabilir değil.

Modernist dönem asıl şimdi sona eriyor. Trumpgiller ellerinde elektrikli zincirli testere ona son darbeyi indiriyorlar. Dün Marksistlerin olduğu gibi bugün de modernizmin diğer politik güçleri giderek enkazın altına çekiliyor.

Bizim deneyimimiz şunu gösterdi: Yeni yaklaşımlar, uygulanabilir yaklaşımlar geliştirebilmek kimsenin tek başına yapabileceği bir şey değil, çoğumuz kendi tarihsel kabuklarımızın tutsağıyız. Tek çare birlikte aramak, tartışmak, deneyimlemek, kabukları birlikte kırmak, birlikte gelişmek ve geliştirmek. Yeni gericiliğin acımasız testeresine karşı durmak isteyen herkes baştan hiçbir ayrım yapmadan birlikte amasız fakatsız yeni bir başlangıcın yolunu aramaya cesaret etmeli. Yoksa 20. yüzyıldan hiçbir şey öğrenmemişiz demektir.

Alexander Herzen’den

t24’de yayınlanan bir söyleşi de Alexander Herzen’in otobiyografisinin çevirmeni Nuri Yıldırım hoca Herzen’i anlatıyor. Aşağıdaki oradan alınma notlar (150 yıl önceki görüşler) sanki bugün için söylenmiş:

  • Rusya’ya 19. yüzyılın başında önce Schiller ile giren Alman İdealizmi 1825’den itibaren etkisini Schelling ile devam ettirdi. Alman İdealizminin cazibesi, akıl çağının kıstığı his ve hayal gücü alevini yeniden körüklemesinden, bireysel yetenek ve dehayı, esinlenmenin ilahi kıvılcımını yüceltmesinden geliyordu
  • Herzen son okumaları ışığında, 1843’de, “Bilimde Amatörlük” başlığı altında bir dizi deneme yazdı. Hegel’in “tarihsel akıl” tezini gayriinsani buldu, onun yerine “bağımsız aksiyon” ve “kişiliğin özerkliği” kavramalarını getirdi, bu iki değer birbiriyle bağlantılıydı, “Aksiyon kişiliğin ta kendisidir” görüşünü ifade ediyorlardı.
  • Herzen’in baş felsefi çalışması “Doğayı İnceleme Üstüne Mektuplar” (1845) bilgi kuramı ile ilgili bir sorunsalı, gerçeği anlamanın iki ayrı yolu olarak ampirizmi (materyalizm) ve idealizmi (spekülatif felsefe) ele alır, tek başına iki yolun da başarısızlığa mahkûm olduğunu, sentezlerinin yapılması gerektiğini söyler.
  • 1848 ve 1849 devrimlerinin tüm Avrupa ülkelerinde art arda yenilgiyle sonuçlanmaları Herzen’i Hegel felsefesini yeniden düşünmeye sevk etti. Tarihin yönünün ileri doğru olduğu, tarihsel sürecin “rasyonel” işlediği şeklindeki iyimser görüşü tümden reddetti. Köklü geleneklere sahip aristokrasinin yerini sosyalizme değil de, “tezgâhtarların, küçük burjuvaların bu, estetik açıdan tiksindirici, maddi dünyasına bırakmasını tarihsel aklın apaçık bir çelişkisi olarak gördü. Halkın devrimini çalan burjuvazinin köklü bir geçmişi olmadığını, parlak bir geleceğinin de olamayacağını söyledi. Ona göre, tarih başı ve sonu olmayan bir doğaçlamaydı, her kuşak kendi içinde ayrı bir sona sahipti, tarih akıl ile değil, tesadüflerle ve kör güçlerle yönlendiriliyordu. Dolayısıyla, bireyi topluma, ulusa, insanlığa, soyut bir ideale tabi kılmak insan katliamına, “Her şeye kadir güçlü”nün gönlünü hoş tutmak için kuzuyu kurban etmeye yol açacaktı.
  • Herzen’in yeni görüşüne göre, tarihin rasyonel olmaması onun sebep sonuç yasalarına tabi olmadığı anlamına gelmez. Olanlar zorunluluk olduğu için öyle olmuştur, ancak zorunluluk, gereklilik ve rasyonalite ile karıştırılmamalıdır. Tersine, çoğu zaman zorunlu olan mantıksız, akılsız ve saçmadır. Teleolojik bir düzen, amaç araç dizgesi yoktur. Tarih nadiren kendini tekrar eder, her olasılığı, her rastlantıyı kullanır, aynı anda bin kapıyı çalar, hangisinin açılacağını kim bilebilir? Hiçbir şey önceden belirlenmiş değildir, dolayısıyla, tarihte her şey mümkündür. Kaçınılmaz tarisel ilerleme diye bir şey yoktur.
  • Rusya’nın da Avrupa’nın geçtiği aynı tarihsel evrimden geçeceği tezine karşı çıktı. Evrim teorisinden “çoklu evrim seçimi” örnekleri vererek, miras kurumunun ve mülkiyet hakkının Rus halkına yabancı olduğunu savunarak, Rusya’nın kapitalizme geçmeksizin farklı bir yol izleyebileceğini öne sürdü. Slavofillerin idealize ettikleri köy komününe (obşçina) dayanan, merkezi otoritenin, özel mülkiyetin olmadığı, öz yönetimi, gönüllü birliği esas alan, toprakların çalışan sayısına göre bölündüğü, hayatın her alanında (adalet, yönetim, vb.) eşitlikçi, özerk bir sistem öneriyordu. Köy komününün kadim ilkesi, “Her insanın yeryüzünden ve onun nimetlerinden bir pay almaya hakkı vardır” şeklindeydi.
  • Herzen’in Rus sosyalizmi her şeyden önce bir Rus tarihi felsefesiydi. Üç anlayışın, sosyalist görüşün, Çaadayev’in fikirlerinin ve 1840’ların “Batıcı”larının (özellikle Belinski ve Kavelin’in) anlayışlarının bir senteziydi. Rus sosyalizminin ‘motto’su, “Bireyi özgürleştirirken komünü koru!” idi, bu aslında Herzenin uzun zamandan beri ilgilendiği “yabancılaşmadan özgürleşme sorunu” ile aynı şeydi.

Victor Hugo, “Sizin hatıralarınız onurun, inancın, yüksek zekânın ve erdemin vakayinamesi niteliğinde! Siz iyi düşünmeyi ve iyi acı çekmeyi biliyorsunuz, bunlar insan ruhunun sahip olabileceği en yüksek iki armağandır,” dedi.

Herzen otobiyografi çevirmeni Nuri Yıldırım

https://m.t24.com.tr/haber/nuri-yildirim-lenin-1912-de-herzen-tek-basina-rusyanin-namusunu-kurtarmistir-diye-yazdi,1167802

Çağ Yangınını Çağ Baharına Dönüştürebilmek

“Eller günahkâr, diller günahkâr.

Bir çağ yangını bu, bütün dünya günahkâr.

Masum değiliz hiçbirimiz.”

1989 ilk başta insanlık tarihinde yeni bir dönüm noktası olarak karşılandı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan Doğu Avrupa’daki gelişmeler, bir “liberalizm ve demokrasi devrimi” olarak adlandırıldı. Hatta kimileri bunu, aceleyle “insanlık tarihinin sonu” olarak değerlendirdi; insanlığın önünde artık liberal devletten ve serbest piyasadan öte gidecek köy kalmamıştı. Solun ve sosyalizmin artıklarının ortadan kalkmasıyla, her şey yavaş da olsa yoluna girecekti.

Oysa, sosyalizm sadece kapitalizmin sorunlarına alternatif bir çözüm projesiydi. Çözümün iflas etmesi, söz konusu sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Sonradan görüldü ki, 1989 aynı zamanda Batı ekonomilerinin içine girdiği yeni ve uzun bir resesyon döneminin başlangıç yılıydı. Bu resesyonun 1995’de sona ereceğini söyleyenler var, ama herkes liberal ekonomilerde işsizliğin artık yapısallaştığında hem fikir görünüyor.

1988’de kimse, sosyalizmin bir-iki yıl içinde kesin iflas bayrağını çekeceğini beklemiyordu. 1989’da da kimse bir-iki yıl içinde Yugoslavya’nın bir kan gölüne döneceğini, Kafkaslar’da halkların birbirini boğazlayacağını, Rusya’da Jirinovski adlı bir demagogun bu kadar oy alacağını beklemiyordu. Sosyalistler kapitalizme alternatif yeni ve farklı sosyalizm projeleri arar, liberaller böbürlenerek ortada dolaşırken, barbarlık ve yabancı düşmanlığı yeniden hortlayıvermişti.

Öyle ki, bu tür gelişmeleri, 21. yüzyılın bir uygarlıklar çatışması yüzyılı olacağı şeklindeki tezinin doğrulanması olarak yorumlayan Samuel Huntington, sonunda, komünizme karşı zaferi liberal demokrasinin değil, milliyetçiliğin ve etnik farklılığın kazandığını yazdı. “Bir ideoloji olarak liberalizm de Marksizm-Leninizm’in ardından domino taşları gibi düşecektir… ABD’de dahi demokrasinin geleceği tehlikededir” şeklinde bir sonuca vardı.

Bu saptamada hakikat payı yok değil. Liberalizmle sosyalizmin kaderinin ortak olduğunu görebilmek için, onların tarihlerinin de ortak olduğunu, bir madalyonun, Batı sanayi uygarlığının ve modernizmin, farklı iki yüzünü temsil ettiklerini hatırlamak gerekiyor. İnsanlığın gelişmesi, şimdi bu uygarlık aşamasını geride bıraktığı için, bu somut tarihsel dönemin ürünleri olan, onun tarafından yoğrulmuş ve biçimlendirilmiş politik teori ve pratikler de, ne yeni sorun ve gelişmeleri aydınlatabiliyor, ne de yeni eğilimlere uygun vizyonlar ve çözüm önerileri ortaya koyabiliyorlar.

Eriyip giden, tükenen modernizmin yerine post-modern (modernlik sonrası) politikalar konamadığı için de, ortaya çıkan boşluğu pre-modern (modernlik öncesi) ideoloji ve uygulamalar doldurmaya çalışıyor.

Kuşkusuz, kimse dinozorlaşmak istemiyor. Değişim herkesi etkiliyor. Herkes değişimi kucaklamak istiyor. Ama düşünce ve davranışlardaki atalet o kadar etkili ki, eskinin kalıplarının dışına bir türlü çıkılamıyor. Liberal ve sosyalist politikacılar ve devlet adamları hâlâ devasa beton-çelik-kömür yığınları, dev fabrikalar, büyük ordular, homojen sınıflar, birleşmiş uluslar, ulus-devletler, monolitik partiler, merkeziyetçi ve hiyerarşik örgütler, tekeller ve tröstler uygarlığının matrisleriyle hareket etmekten kurtulamıyorlar. Oysa bunlar artık erime sürecine girmiş olgulardır.

Tarih, ne düz bir ilerleme çizgisine sahiptir, ne de her yükselişi bir çöküşün izlediği çevrimsel bir gidişe. Tarih, insanlar onu nasıl yaparsa, öyle gelişiyor. Şimdi ise, tarihin gidişini insan iradesinden çok değişimin artan hızı belirliyor. İnsanlık, otomatik pilota bağlanmış bir uçak gibi belirsiz bir geleceğe sürükleniyor. Açık ki, tarihi yeni bir tarzda yapmaya başlamamız gereken kritik bir dönemdeyiz. Dünya ve ülke politikasının asıl sorunu budur.

Liberalizm ve sosyalizm, geçmişte özgürlük ve eşitlik gibi insanlığın iki büyük hasletine seslenerek onun en iyi yanlarını harekete geçirdiler. Dünya çapında etkileri oldu. Bütün bir modernizm çağının bize bıraktığı, elimizdeki olumlu hemen her şey, bu ikisinin ve karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Ama iki şeyi başaramadılar: Devletlerin yalnızlığına son veremediler ve Batılı olmayan uygarlıklarla tam bir uyum sağlayamadılar.

Dün, bu belki fazla bir sorun değildi. Ama şimdi öyle mi? Ekonominin ve iletişimin ışık hızıyla globalleştiği ve hiçbir ayrım yapmadan bütün insanlığı yok etmekle tehdit eden ekolojik ve nükleer tehlikelerin arttığı koşullarda, devletlerin yalnızlığı ve kültürlerin kopuşması tam bir çağ yangınını davet ediyor.

Demek ki, şimdi özgürlük ve eşitlik kavramları yeniden tanımlanmak ve kültürler, devletler, sınıflar, gruplar, hatta tek tek bireyler arasındaki karşılıklı bağımlılık olgusu üzerinde yükselmek durumunda. “Biz ve ötekiler” ayrımını önemsizleştiren; bir yandan kendi kültürünün, etniğinin, politik organizasyonunun, sınıfının, grubunun ve kendi bireyselliğinin en derin potansiyellerine uzanırken, bir yandan da bütün bunları aşan, bunların üstünde bir değer taşıyan, insanlığın ve doğanın ortak yazgısının sorumluluğuna sahip çıkan bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Global olarak geçerli bir değerler kümesine yönelmek gerekiyor. Geçmişin düşman kardeşleri, liberalizm ve sosyalizm, yeni bir politik teori ve pratiğin dayanacağı zengin bir deneyim oluşturuyor. Ama yeni dönemde bunlar ancak yeni bir bağlam içine oturtulabilirse, değerlerini bize sunabilirler.

Böylesi yeni bir yaklaşımı, ne sağ-merkez-sol gibi doğrusal bir politik yelpazeye, ne de liberalizm- muhafazakârlık-sosyalizm gibi üçgensel bir politik yelpazeye sığdırabiliriz. Yeni politik yelpaze, herhalde çok boyutlu, çok paradigmalı bir yelpaze olacak. Emek, sermaye ve bilginin çıkarları, ulus-devletle globalleşmenin ilişki ve çelişkileri, ulusal zenginlikle global yoksulluğun dengelenmesi, insan toplumuyla doğanın çelişki ve uyumu, erkek ve kadın rollerinin karşılıklı ilişkisi ve bireyin otantikliği gibi bir dizi koordinata göre yön saptamak gerekecek. Ve tarihte ilk kez politika ile ahlakın uyumu ciddi şekilde sorgulanmaya başlayacak.

Adını nasıl koyarsanız koyun, denememiz gereken, insanlığın iyi yanlarıyla rezonans kurabilecek böylesi yeni bir yaklaşımdır.

Bunu denersek, belki çağ yangınını bir çağ baharına dönüştürebiliriz. Denemezsek, bizi bekleyen, kesinlikle barbarlıktır. İnsanlık bunu gerçekleştirebilecek kadar kötü yanı yeterince biriktirmiş görünüyor.

Pazar Postası, 22 Aralık 1994

“Gazze’deki Uzun Savaş”

Harvard Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nin kıdemli araştırma görevlilerinden Sara Roy’un New York Review of Books dergisinde 19 Aralık 2023’te yayınlanan “Gazze’deki Uzun Savaş” başıklı yazısından çıkarılmış notlar:

İsrail’in amacı Hamas’ı yenilgiye uğratmaktan ziyade -ki bu her halükarda imkânsız- uluslararası bir kınama ya da yaptırım olmaksızın Filistinlileri Gazze’den kovmak.

Israel Hayom gazetesine, Başbakan Benjamin Netanyahu’nun “Gazze Şeridi’ndeki Filistinli vatandaşların sayısını mümkün olan en aza indirmeye” çalıştığını ortaya çıkardı.

Gazze’ye yönelik mevcut yıkıcılık, zaman içinde giderek daha şiddetli biçimler alan bir sürecin son aşamasıdır.

1967’de Gazze Şeridi’ni işgal etmesinden bu yana geçen elli altı yıl içinde İsrail Gazze’yi İsrail ve Batı Şeria ile siyasi ve ekonomik olarak bütünleşmiş bir bölgeden izole bir yerleşim bölgesine, işlevsel bir ekonomiden işlevsiz bir ekonomiye, üretken bir toplumdan yoksul bir topluma dönüştürdü. Aynı şekilde Gazze sakinlerini siyaset alanından uzaklaştırdı ve onları milliyetçi bir iddiaya sahip bir halktan, çoğunluğu geçimlerini sağlamak için bir tür insani yardıma ihtiyaç duyan bir nüfusa dönüştürdü.

Gazze’deki şiddet, şu anda olduğu gibi sadece ve hatta öncelikli olarak askeri bir mesele değildi. Suya ve elektriğe erişmek, çocuklarını beslemek, iş bulmak, okula güvenli bir şekilde gitmek, hastaneye ulaşmak, hatta sevilen birini gömmek için verilen mücadele şeklindeydi. On yıllardır Gazze’deki Filistinliler üzerindeki baskı çok büyük ve amansız. Verdiği zarar – yüksek düzeyde işsizlik ve yoksulluk, yaygın altyapı yıkımı ve diğer faktörlerin yanı sıra su ve toprağın tehlikeli kirlenmesi de dahil olmak üzere çevresel bozulma – kalıcı bir durum haline geldi.

Gazze, tarihsel olarak Filistinlilerin işgale karşı direnişinin merkezi olmuştu.

İşgalin başlangıcından itibaren, ülke liderleri, bir Filistin devletinin kurulmasını engellemek için Gazze’nin pasifize edilmesi gerektiğini benimsediler – birincil hedefleri – ve Batı Şeria’yı ilhak etmeleri durumunda karşılaşacakları Filistin direnişini en aza indirdiler. İşgalin ilk yirmi yılında, 1967’deki Altı Gün Savaşından Birinci İntifada’nın başlangıcına kadar, tercih ettikleri taktik Gazze’nin ekonomisini kontrol etmekti.

Gazze ve Batı Şeria’dan 100.000’den fazla Filistinli İsrail’de çalışıyordu. Birlikte ele alındığında, bu iki bölge ABD’den sonra İsrail’in en büyük ikinci ihracat pazarıydı. Filistinliler istihdam ve ticaret için büyük ölçüde İsrail’e bağımlı hale geldiler.

Birinci İntifada, bu pasifleştirme stratejisinin başarısız olduğunu açıkça ortaya koydu. İyileştirilmiş yaşam standartları artık özgürlüğün yokluğunu telafi edemezdi. Birinci İntifada’nın sonunu işaret eden 1993 Oslo Anlaşmaları ile İsrail politikası yavaş yavaş Gazze’nin ekonomisini düzenlemekten, Gazze ile İsrail ve Batı Şeria’daki ana pazarları arasında daha geleneksel ticareti ve işçi hareketini yasaklayarak zayıflatmaya ve ardından devre dışı bırakmaya yöneldi.

1991’in başlarında, Hamas roket fırlatmaya ve intihar saldırıları düzenlemeye başlamadan önce, İsrail, işçilerin Gazze’ye ve Gazze’den hareketini ve küçük ekonomisinin orantısız bir şekilde bağımlı olduğu ticareti kısıtlamaya ve periyodik olarak engellemeye başladı.

Filistinlilerin İsrail, Batı Şeria ve Gazze’de serbestçe dolaşması artık mümkün değildi. “Körfez Savaşı”, çoğunluk için serbest dolaşım ve azınlık için yasak durumunu tersine çevirmek için bir fırsat sağladı. O andan itibaren, işçiler, tüccarlar, tıbbi tedaviye ihtiyacı olan insanlar, işbirlikçiler ve önemli Filistinli şahsiyetler dahil olmak üzere belirli kategoriler için istisnalar yapılarak, tüm Filistinliler için sirbest dolaşım hakkının toptan reddi söz konusuydu.  Batı Şeria ve Gazze’ye odaklanan bir insan hakları grubu olan B’Tselem‘in belirttiği gibi, “Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırmak da dahil olmak üzere dünyanın geri kalanından izole etmek, uzun süredir devam eden İsrail politikasının bir parçasıdır.”

1994’te İsrail, Gazze’nin çevresine bir çit inşa etti. 2000 yılında İkinci İntifada patlak verdiğinde, Batı Şeria’da yüksek öğrenim görmeleri yasaklanan öğrenciler de dahil olmak üzere Gazzelilere seyahat kısıtlamaları getirildi. “Gazze sakinlerinin aile ziyaretleri veya eşleriyle yeniden bir araya gelme amacıyla İsrail’e girişi yasaklandı.”

2005’te İsrail, tüm yerleşimlerini ve askeri güçlerini çekerek Gazze Şeridi’nden “ayrıldı”. İsrailli yetkililer o zamandan beri bunun ülkenin Gazze’deki işgalini resmen sona erdirdiğini savunuyorlar. Ancak uluslararası hukuka göre İsrail, Gazze’nin sınırları (Mısır’ın kontrol ettiği Refah hariç), deniz erişimi, hava sahası ve nüfus kaydı üzerinde “etkili kontrol” sürdürdüğü için işgalci olmaya devam ediyor.

Bütün bunların sonucunda zamanla, hem politika yapıcıların Gazze Şeridi ve Batı Şeria’yı tek bir varlık olarak ele alacak bir siyasi çözüm tasavvur etmeleri hem de Filistinlilerin kendilerine ortak bir gelecek hayal etmeleri daha da zorlaştı.

İsrail politikasının bir diğer önemli etkisi de (Hamas’ın 2007’de iktidara gelmesinden sonra daha belirgin hale geldi), işgali uluslararası meşruiyeti olan siyasi ve yasal bir mesele olmaktan çıkarıp silahlı çatışma kurallarının uygulandığı sınırlar konusunda bir anlaşmazlığa dönüştürmesiydi. İsrail, Gazze ile olan ilişkisini, son on yedi yılda Gazze’ye başlattığı sayısız ölümcül saldırının kanıtladığı gibi, işgalden savaşa dönüştürdü. Gazze sadece Hamas ile özdeşleştirildi ve düşman bir yabancı varlık olarak muamele gördü.

ABD’li yetkililerin Kasım 2008’de Tel Aviv’den “Gazze’ye yönelik genel ambargo planlarının bir parçası olarak” diye bildiriyordu, “İsrailli yetkililer … Gazze ekonomisini uçurumun kenarına itmeden çöküşün eşiğinde tutmak niyetinde olduklarını defalarca dile getirdiler.” Daha spesifik olarak, “insani bir krizden kaçınma ile tutarlı olarak bölgenin mümkün olan en düşük seviyede işleyişini sürdürmeyi amaçlıyorlar.”

Mevcut çatışmanın arifesinde Gazze’de işsizlik yüzde 46,4 seviyesindeydi. (2000 yılında, ablukadan önce, yüzde 18,9 idi.) Nüfusun yaklaşık yüzde 65’i gıda güvensizliği yaşıyordu, yani beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli besleyici gıdaya güvenli bir şekilde erişemiyordu, yüzde 80‘i ise ailelerini beslemek için bir tür uluslararası yardıma ihtiyaç duyuyordu.

Bu politikanın belki de en çarpıcı sonucu, Gazze’deki Filistinlilerin ulusal, siyasi ve ekonomik haklara sahip bir topluluk olmaktan çıkıp insani bir soruna dönüşmesi oldu. Gazze’de ilerleme değil, sadece rahatlama yaşanabilirdi.

2008’de yayınlanan bir Dünya Bankası raporunda, “Batı Şeria ve Gazze artık neredeyse tamamen bağlantısız durumda” deniyordu ve “Gazze, potansiyel bir ticaret yolu olmaktan duvarlarla çevrili bir insani bağış merkezine dönüşüyor.”

Yakın zamana kadar amaç, açlık gibi büyük ölçekli bir felaketi önlemekti. Şimdi bu hedef de aşıldı. Son on haftadır, bir haftalık “insani duraklama” dışında, Gazze tam bir abluka altında; İsrail, diğer kritik ihtiyaçların yanı sıra yakıt girişini fiilen durdurdu ve gıda girişini kısıtladı. Saldırının başlarında İsrail ordusunun uyarılarının ardından Gazze Şeridi’nin güney kesimine taşınmayı reddeden Filistinlilere , “terör örgütünün suç ortağı olarak tanımlanabilecekleri” söylendi. Ölçü artık açlık değil ölümdü. “Hala hayattayım,” Gazze’deki arkadaşlarım için yaşam ölçüsü haline gelmiştir.

2016’da Gazze’ye yaptığım son seyahatte oradaki bir arkadaşım ve meslektaşım bana şunları söyledi: “İnsanlar dünyaya girmekten korkuyor ya da ancak silahla savunma amaçlı giriyorlar. Dünyaya olan açıklığımız daralıyor ve giderek daha fazla insan Gazze’yi terk etmekten korkuyor çünkü yıllarca hapiste kaldıktan sonra hapishaneden serbest bırakılan bir mahkum gibi dış dünyayla nasıl başa çıkacaklarını bilmiyorlar.”