İnsanlar; erkeklere, kadınlara, nesnelere ve yerlere özel kuvvetler ve yetenekler atfetme eğilimindedir. Tarih boyunca ve tüm kültürel bağlamlarda – sadece dini bağlamlarda değil – insanlar bazı şeylere kendiliğinden özel kuvvetler kazandırmış ve bu kişiler ve nesnelerle temasın, dolaylı olsa bile, mucizevi etkiler yaratacağını ilan etmişlerdir. Bu varlıklar özel bir kuvvet içerir ve topluluk genelinde kabul görür. Örneğin bir peygamberin ya da azizin vücudunun ya da eşyasının bir kalıntısı veya günümüzde ünlü bir artistin ya da influencerin herhangi bir giysisi. Antropologlar bu kuvveti Polinezya dilinden alınma bir kelimeyle mana olarak adlandırıyor.
Bugün Jesper Sørensen adlı Danimarkalı bir akademisyenin 15 Ekim 2018 tarihli bir makalesini okudum. Bu sayede “yandaş medya”, “trol”, siyasi törenler vb. kurumların işlevini ve “kör bağlılık”, “fanatik taraftarlık” olarak gördüğümüz bazı olguların niteliğini daha iyi anladım. Makaleyi okurken aldığımı notları sizlerle paylaşıyorum (yukarıdaki başlığı notlara ben yakıştırdım).
İnsanlar; erkeklere, kadınlara, nesnelere ve yerlere özel kuvvetler ve yetenekler atfetme eğilimindedir. Tarih boyunca ve tüm kültürel bağlamlarda – sadece dini bağlamlarda değil – insanlar bazı şeylere kendiliğinden özel kuvvetler kazandırmış ve bu kişiler ve nesnelerle temasın, dolaylı olsa bile, mucizevi etkiler yaratacağını ilan etmişlerdir. Bu varlıklar özel bir kuvvet içerir ve topluluk genelinde kabul görür. Örneğin bir peygamberin ya da azizin vücudunun ya da eşyasının bir kalıntısı veya günümüzde ünlü bir artistin ya da influencerin herhangi bir giysisi. Antropologlar bu kuvveti Polinezya dilinden alınma bir kelimeyle mana olarak adlandırıyor.
Marcel Mauss ve Henri Hubert, insanların bu sosyal kuvveti her toplumda deneyimlediğini, bunun bireyin üzerinde kurallara ve beklentilere uyma gücü yaratabileceğini iddia ederler.
İnsanlar neden bu kadar belli nesnelere özel kuvvetler atfeder? Cevap aramak için bir yer, insanın kuvvet anlayışının temelini oluşturan bilişsel işlem sürecidir. Sıradan olaylarda, örneğin bir top bilardo masasında diğerine çarptığında uygulanan kuvveti nasıl anlayabiliriz? Bu sorunun son derece karmaşık olduğu görülüyor ve yüzyıllardır felsefe, teoloji, psikoloji ve dilbilim tarafından çeşitli biçimlerde ele alınmıştır. Mesele, nedensel ilişkileri nasıl algıladığımızla ilgili soruları içerir (bir şeyin diğerinde bir değişimi etkilemesiyle ilgili): bir yandan dünyada bulduğumuz şeylere dair sezgisel beklentilerimiz (ontolojilerimiz) hakkındadır; öte yandan bu ilişkileri dilde nasıl kodladığımız hakkında. Ama belki bilişsel nörobilimdeki son teoriler, kuvvetle ilgili çözülmemiş soruları aydınlatabilir ve böylece mananın gücünü anlamamıza yardımcı olabilir. Göreceğiz.
Bilişsel bilimde yaygın bir model, beynimizi bir tür tahmin makinesi olarak algılar. Ancak bu model dünyayı tahmin edemediğinde, bir hata sinyali üretilir ve bu da dahili modelimizin güncellenmesini tetikler, ta ki sonra olacak olanı yeterince tahmin edebilene kadar.
Ne var ki yukarıda sözü geçen kalıntılarla tarif edilen kültürel fikirlerin çoğu bu anlatıma meydan okur. Kutsal erkek ve kadınlar bu kuralın istisnasıdır. Mucizeler tanım gereği nadirdir ve çoğu zaman ontolojik beklentilere doğrudan aykırıdır. Peki, mucizeler öngörü işleme teorisinde nerede yer alıyor?
Öncelikle, dünyevi başarının eşit dağılmadığı kabul edilmelidir. İster beceri ister şans sayesinde, bazı bireyler diğerlerinden daha başarılı olur ve hepimiz bu başarılı bireyleri kendi sosyal gruplarımızda takip etme konusunda uzmanızdır. Birinin tekrar tekrar başarıya ulaştığını algıladığımızda, bu genel bir sosyal prestijin temsiline dönüşür ve bu, diğer alanlarda da avantajlar içerir: başarılı avcıların daha fazla seksi, daha iyi yiyeceği ve toplumsal kararlarda daha fazla söz hakkı olur ̶ bunlar av avlamakla tam olarak ilgili olmasa bile. Bu eşitsizlik deneyimi bizi, getirdiği sosyal prestij ve gücü haklı çıkaracak bir neden aramaya sevk eder. İnsanlar tesadüften hoşlanmaz ve hepimiz çok kötü istatistikçilerizdir. Bunun yerine ya kişileri özselleştirmeye eğilimli oluruz (onlar ‘doğru şeylere’ sahiptir) ya da bu gizemli özü dışarıdan elde ettiklerini savunuruz: onlar ‘şanslı’, ‘özellikle yetenekli’ kişilerdir ya da kendilerine ‘insan üstü’ ilgi ve yardım bahşedilmiştir. Her iki durumda da, başarılı bireyleri tespit etme ve böylece iyi bir sosyal partner olup olmayacaklarını tahmin etme yeteneğimiz, başarılı kişilere özel bir öz atama eğiliminin göstergesidir. Ve biz genellikle bu bireyleri özellikle başarılı kılan şeyin bu öz – mana –olduğuna inanırız. O kadar ki sahip olunan toplumsal prestij, sergilenen deneyim kadar atfedilen itibarın da bir ürünü olur.
Bilişsel bilimlerden elde edilen bazı sonuçlar, ontolojik beklentilerin ihlalini içeren hikayelerin bir grup içinde yayılmaya özellikle uygun olduğunu göstermektedir. Temsillerin epidemiyolojisi olarak adlandırılan bu teoriye göre, ontolojik varsayımların ihlalini içeren hikayeler (örneğin, aynı anda iki yerde olabilen kişiler veya avı cezbeden bir taş taşıyan avcı) daha dikkat çekicidir ve bu nedenle böyle ihlaller içermeyen sıradan hikayelerden daha iyi hatırlanır. Ayrıca, bu hikayeler hayatınızı doğrudan etkileyen ya da etkileyebilecek karakterler, nesneler veya yerler içeriyorsa – yani sizin için kişisel olarak önemli ise –daha da akılda kalıcı ve alakalı olur.
Son olarak, azizler, karizmatik kişiler veya özel yerler içeren modeller, doğru kabul edildiklerinde, bir sonra olacak olanla ilgili güçlü beklentiler oluşturmaya yardımcı olur.
Öte yandan kültürel aktarım yoluyla oluşan beklentiler, doğrudan deneyimimizden ortaya çıkan öngörücü modeller gibi işlev görür ve model ne kadar güçlüyse, dünya deneyimimizi o kadar belirler. Yani, özellikle güçlü modellere dayalı beklentiler bazen duyulardan gelen çelişkili enformasyonu bile geçersiz kılabilir. Kısacası, çoğu zaman kandırılmak isteriz – dünyayı modellerimizle uyumlu olarak görmeyi tercih ederiz. Günlük yaşamın birçok alanında onay yanlılığının varlığı psikolojide eski bir bulgudur ve insanlar bunu aşmak için yöntemler kullanmak zorundadır. Kendi eğilimimize kandırılmaktan kaçınmak istiyorsak, zaten varsayılan görüşü doğrulama eğilimimizden kaçınmak istiyorsak, başka ilgisiz, farklı bir görüş aramak her zaman iyi bir fikirdir. Çünkü insanlar, zaten değer verdikleri modelleri doğrulayan enformasyonu aktif olarak aramaya eğilimlidir.
Örneğin dini inanç sahipleri genellikle beklediklerini deneyimler. İnananlar, bir sahiplenme ritüelinde ele geçirilmeyi beklerler. Bilişsel sistemimiz, güçlü iç modellerin mevcut modeli güçlendirme eğiliminde olan deneyimleri yönlendirdiği bir geribildirim döngüsü kurmaya olanak tanıyor gibi görünüyor. Güçlü bir iç modele sahip olmak, dağınık duyusal enformasyondan çok daha fazla bir ağırlık taşır; tıpkı çift kör tıbbi deneylerde plasebonun, sadece beklentilere dayalı olarak hem etkiler hem de yan etkiler yaratması gibi.
Öngörücü akıl teorisi aslında tahmin modelinin yalnızca hata sinyali belirli bir eşiğin üzerine çıktığında güncelleneceğini söyler. Söz konusu eşik hem iç modelimizin sağlamlığına hem de gelen duyusal enformasyona ne kadar güvendiğimize bağlıdır.
Kültürel teknolojiler de (medya vb.) beklentilerimiz ile gelen duyusal enformasyon akışı arasındaki dengeyi etkileyebilir.
Bu nedenle, belirli bir kişinin, yerin veya şeyin mana sahibi olduğuna yapay olarak insanları inandırmak son derece kullanışlıdır. Bu işlevi karşılayan kültürel teknoloji için güçlü bir aday kültürel ritüeldir. Ritüel ile mana arasındaki ilişki şöyledir: bir bakıma mana ritüelin bir zorunluluğu olarak görülebilir (Piskopos, ayin yapabiliyor, çünkü mana ona ritüelden önce atfedilmiştir.) Ancak durum tam tersi de olabilir: ritüel davranış genellikle mana temsilleri üretir. Kültürel teknolojiler de mana fikirleri de üretebilir.
Ritüel davranışta, gerçek deneyime dayalı geribildirim yapısı bozulur çünkü ritüelin başarılı olup olmadığını hemen anlamanın bir yolu yoktur. Ritüel eylemler ile ritüel hedefler arasındaki ilişki ya oldukça kopuktur (ritüel sayesinde hasat bol mu oldu? Rahip gerçekten beni kutsadı mı?) veya uzak bir gelecekte (örneğin, selamet) konumlanmıştır.
Başarının sonuçlara göre değerlendirildiği çoğu sıradan eylemin aksine, ritüelin başarısı ağırlıklı olarak doğru uygulama açısından değerlendirilir. Bu nedenle ritüeller, doğru sırayla gerçekleştirilmesi gereken az çok kültürel olarak sabit eylem dizilerinden oluşur. İkincisi, eylemler ile sonuç arasında geribildirim döngüsü olmadığı için, tekrar etmek ritüele daha fazla enerji yatırmak demektir. Bu nedenle ritüeller, ritüelde bulunan kişilere veya nesnelere yatırılan enerjiyi yoğunlaştırabilir ve böylece onları mana taşıyıcılarına dönüştürür.
Manayı belirli kişilerde veya nesnelerde yoğunlaştırma becerisi, mananın birikmesini ve yeniden dağıtımını mümkün kılar. Eğer mana, doğrudan sosyal prestij ve siyasi güçle ilişkiliyse, farklı toplum türlerinin manayı farklı şekillerde ele almasını beklemeliyiz
Küçük işbirlikçi birimlere dayalı eşitlikçi bir toplumun üyelerinin mana yoğunlaşmalarına şüpheyle yaklaşması muhtemeldir. Kurumsal eşitsizliğin ortaya çıkmasını önlemek için, bu tür toplumlar, eşitsiz dağılımlı başarının yan etkisi olarak ortaya çıkan manayı anında yeniden dağıtmak için teknikler kullanır. Ancak, iki veya daha fazla işbirlikçi birim arasında ittifaklar kurularak sosyal karmaşıklık büyüdükçe, ritüel yoluyla oluşturulan mana, nesnelerin veya belli kişilerin kuvvetin ortak deposu olarak işlev görmesini sağlar ve böylece farklı grupları birleştiren sembolik bir birleşme noktası olarak işlev görür. Bu, Avustralya ve Afrika’da bulunan totemik sınıflandırmalar veya Polinezya’daki ‘dev adam’ sistemi gibi farklı şekillerde olabilir. Ancak her iki durum da, üyelerin birbirini tanımadığı koalisyonlarda bireyleri birleştiren hayali toplulukların temel biçimi olarak görülebilir.
Buna karşılık, hiyerarşik bir siyasi yapıya sahip ve servetin eşit dağılımını içermeyen sosyal olarak karmaşık toplumlarda, farklı bir kalıbın ortaya çıktığını görme ihtimalimiz yüksek. Mezopotamya, Çin, Hindistan, Orta Amerika ve Akdeniz çevresindeki şehir-devletler, siyasi gücün daha büyük yoğunlaşması ve anonim bireyler arasında geniş bir iş bölümü üzerine kurulu işbirliğine dayalı siyasi yapıların ortaya çıkmasıyla karakterize edilir. Bu, büyük toplu ritüeller, uzmanlaşmış rahiplik ve okuryazar bir sınıfın ortaya çıkmasıyla bağlantılıdır. İkisi arasındaki ilişki genellikle bir takas olarak düşünülür. Dini tarikatlar, yöneticilere meşruiyet sağlar ve onlar da bazı meşru kabul ettikleri dini merkezleri rakiplerden korur.
Ancak, bu kült merkezlerini güç deposu veya mana bankaları olarak anlarsak, bu resmi daha da iyileştirebiliriz. Bu durum, tapınaklar ve diğer kutsal merkezler, toplu ritüeller, geçit törenleri ve sunular gibi etkinliklerle oluşturulan muazzam miktarda psikolojik enerji üretir, yoğunlaştırır, biriktirir ve yeniden dağıtır – inananlar bu enerjiyi hem gerçek hem de etkili olarak deneyimler ve bu nedenle ona erişim arar. Ramses’ten Mao’ya kadar siyasi liderlerin bu gücü kendi çıkarları için kullanmaya ve manayı kendi kişilerinde toplamaya çalışmaları şaşırtıcı değil.
Bu arada Elvis Presley’in pantolonu bir açık artırmada yaklaşık 7.500 dolara satılmıştı. Ya da Galler Prensesi Diana’nın kıyafetlerinden birini düşünün: açık artırmalarda başka kim giyse çok daha az değerli olacak bir elbise için 145.000 dolara satılabiliyor. Scarlett Johansson’un kullandığı bir kağıt mendil 2008’de 5.300 dolara satıldı.
Günümüzün ünlülere tapınma dünyasında, prestijli kişilerin (aziz olmasa bile influencer olanların) dokunduğu nesnelerin mana gücü hâlâ yaşadığımız dünyayı şekillendirmeye devam ediyor.